Şeyh Şahabeddin Hikayesi

Şeyh Şahabeddin Hikayesi

Alimler bir gün Mısır padişahının meclisinde toplanıp miraç olayı hakkında konuşuyorlarmış. Alimler; muhterem peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem hazretlerinin miraca çıktığında Allah-u Teala’nın ona yedi kat gökle sekiz kat cenneti ve cehennemi gösterdiğini, Hazreti Peygamberin, Allah’la doksan bin kelime konuştuktan sonra geri dönüp şerefli, mübarek mekanlarına geldiğinde döşeğini sıcak bulduğunu, ibriğinin ise yan yatmış bir şekilde olmasına rağmen suyunun tamamen dökülmediğini, miraçtan döndükten sonra ibriği yerden kaldırdığını söylemişler. Miraç olayını dinleyen Mısır hükümdarı şaşkına dönmüş ve alimlere,

-“Bu anlattığınız şeyler akıldan uzaktır. Ayrıca yedi kat göğün her birinin uzaklığı beş yüz yıllık yoldur diyorsunuz” demiş. Bunun üzerine alimler:

-“Allah u Teala’nın gücü her şeye yeter” demişler.

Fakat Mısır hükümdarını hiçbir şekilde inandıramamışlar. Alimler meclisten ayrılıp evlerine gittikten sonra yaşananlar Şeyh Şahabeddine ulaşmış. Bunun üzerine Şeyh Şahabeddin, Mısır Hükümdarının Sarayına gitmiş. Saraya gidip hükümdarla el sıkışıp oturmuş. Hükümdar şeyhe çok iyi davranmış; hürmet etmiş, ikramlar sunmuş. Mısır Hükümdarı şeyhe:

-“Sizi ziyarete gelirdim, niye zahmet ettiniz” demiş. Bunun üzerine Şeyh:

-“Ey padişah! Sizinle biraz sohbet etmek amacıyla geldim.”

Padişah şeyhe itibar etmiş. Padişahın köşkünün dört penceresi varmış. Şeyh:

-“Ey padişah pencereleri kapatsınlar” demiş.

Padişah hizmetçilere pencereleri kapatmalarını emretmiş. Bir saat sohbet ettikten sonra, padişaha:

-“Emredin pencerelerden birini açsınlar” demiş.

Yabana bakan pencereyi açtıklarında padişah; bir dere dolusu, yalın kılıçlı, kalkanlı, demir elbiseli, atları zırhlı sayılamayacak kadar çok askerin saraya doğru geldiklerini görmüş. Padişah bunları gördüğünde canı çekilmiş gibi sıçrayıp yerinden kalkmış.

-“Bu ne kadar çok asker! Çabuk kim olduklarına bakın” dediğinde, şeyh:

-“Ey padişah! Korkmayın. Yerinizde oturun, bir şey yoktur” demiş.

Bu seferde şeyhin emriyle pencereyi kapatıp tekrar açmışlar. Padişah dışarıya baktığında hiçbir şey görmemiş. Pencerelerden biri de şehre doğru açılıyormuş. Şeyhin emriyle şehre bakan pencereyi açmışlar. Padişah pencereden baktığında şehrin içine ateş düştüğünü, şehrin tutuşup yandığını görmüş.

-Bu nasıl bir ateştir; diye feryat eylemiş. Şeyh, padişaha:

-“Sabret bunda bir hikmet, gizli bir sır vardır” demiş.

Pencerenin biriside nehre doğru açılıyormuş. Şeyhin emriyle nehre bakan pencereyi açtıklarında padişah, Nil Nehri’ni korkunç bir şekilde taşarak geldiğini görünce büyük bir şaşkınlık ve korkuya kapılmış. Diğer pencere ise çöle açılıyormuş, Şeyhin emriyle onu da açmışlar. Padişah pencereden bakıp çölün baştanbaşa bağ ve bahçe olduğunu, içinde suların aktığını, çeşitli meyveler ve çiçeklerin olduğunu, papağan, kumru, bülbül, gibi kuşların toplanıp öttüklerini, cennete benzeyen bir yer olduğunu görünce Şeyhe;

-“Bu pencereyi bir süre kapatmasınlar, seyredelim” demiş.

Sonra pencereyi kapatıp tekrar açmışlar padişah hiçbir şey görememiş, Şeyh:

Ey Padişahın emriyle bir leğen su getirsinler.

Padişahın emriyle bir leğen suyu getirmişler, Şeyh Padişaha:

-“Bir beze sarıl, leğendeki suya bir kez gir, tuhaf şeyler göreceksin” demiş.

Padişah hemen bir peştemale sarılıp leğendeki suya girmiş. Suya dalıp başını çıkardığında kendisini ıssız bir çöldeki büyük bir dağın eteğinde bulmuş. Padişah, şaşkın bir şekilde etrafına bakarken dağda birkaç kişinin odun topladığını görmüş. Padişah onların yanına varıp selam vermiş. Onlar da Padişahın selamını alıp,

Kimsin diye sormuşlar. Padişah

-“Ben tüccarım. İçinde bulunduğum gemi battı. Ben bir tahta parçasına tutunarak kurtuldum, yola çıkıp buraya geldim” demiş.

Odun toplayanlar, Padişaha acıyıp ona eski bir gömlekle elbise vermişler. Bu insanların o dağın ardında büyük bir şehirleri varmış. Padişahı getirip şehrin pazarına bırakıp gitmişler. Padişah, pazarda şaşkın bir vaziyette gezerken yaşlı bir nalbantın dükkanına varıp oturmuş. Padişahı gören nalbant:

-“Ey delikanlı! Kimsin? Diye” sorar.

Padişah, yine kendisinin tüccar olduğunu, içinde bulunduğu geminin battığını, Allah’ın izniyle kurtulup şehre geldiğini anlatmış.

Bunun üzerine nalbant Padişaha:

-Zavallı ve çaresizsin. Git hamamın kapısında bekle . kadınlar hamamdan çıkarlarken onlara ”Kocan var mı?” diye sor. Hangisi benim kocam yoktur derse bu şehrin töresine göre o kadın senin eşin olur. Sen de ona koca olursun” demiş.

Padişah çaresiz kalıp hamamın kapısında beklemeye başlamış. Hamamdan çıkan kadınlara “Kocan var mı?” diye sormuş. Kocam var diyen kadınlar hamamdan çıkıp gitmiş. Ansızın yanında birkaç hizmetçisi bulunan bir kadın hamamdan çıkmış. Padişah o kadına:

“Kocan var mı?” diye sormuş. Kadın da:

-“Hayır, Kocam yoktur, deyip gitmiş”.

O sırada kadının hizmetçilerinden birisi gelip padişahı o kadının yanına götürmüş. Kadın, padişaha:

-“Doğrulukla ben senin eşin oldum demiş”.

Padişah bu duruma şükretmiş. Yedi yıl kadınla yaşamış. O kadından iki oğlu ve bir kızı dünyaya gelmiş. Allah’ın izniyle o kadının bütün malı mülkü tükenmiş, yiyecekleri dahi kalmamış. Bu durum karşısında kadın, kocasına:

-“Bir iş bul, para kazan ki kendimize ve çocuklara yiyecek alalım” demiş.

Padişah üzgün bir şekilde o yaşlı nalbantın yanına tekrar varmış, parasız kaldığını, geçim sıkıntısı çektiğini anlatmış. Nalbant, padişaha:

-“Mesleğin var mı?” demiş. Padişah:

“Bir mesleğim yoktur” demiş.

Nalbant, padişahın eline birkaç akçe verip:

 -“Filan yerde sırtında yük taşıyan adamlar var. Bu birkaç akçeyle bir ip satın alıp onların yanlarında bekle. Para karşılığında sırtında yük taşırsın. Sana birkaç akçe verirler. Bu akçelerle yiyecek alır, ailenle geçinip gidersin” demiş.

Padişah çaresiz kalıp nalbantın sözünü dinlemiş. Birkaç gün adamların yanlarında bekleyip parasıyla sırtında yük taşımış. Bir gün yine yük taşırken ip padişahın omuzunu kesmiş. Bunun üzerine padişahlığı zamanında yaşadığı huzuru, mutluluğu düşünüp ağlamış. O gün yürüyerek deniz kenarına varmış. Meğerse padişahın boy abdesti alması gerekiyormuş. Padişah, suyun içine dalıp başını çıkarınca kendisini leğenin içinde oturur bir vaziyette bulmuş. Etrafına bakınırken şeyhi görmüş. Padişah, şeyhe:

-“Ey şeyh, Allah’tan korkmaz mısın?” demiş.

Bunun üzerine Şeyh Şahabeddin, padişaha:

-“Sana ne oldu? Başını bir kez suya sokup çıkardın. İnanmazsan hizmetçilerine sor” demiş.

Hizmetçilerin hepsi şeyhin söylediklerine şahitlik edip:

-“Şeyhin söyledikleri doğrudur,” demişler. Padişah, şeyhe:

-“Yedi yıldır tahtımdan ayrı ve padişahlıktan ayrı kalıp çok acılar çektim. Çektiğim sıkıntıları siz nerden bileceksiniz,” demiş.

Şeyh Şahabeddin’e öfkelenen padişah, şeyhi öldürmek istemiş. Padişahın niyetini anlayan şeyh:

-“Bu gördüklerinde ne var! Ben de suyun içine gireyim de seyret” demiş.

Şeyh bir peştemala sarılıp leğendeki suya girmiş. Bu sırada padişah, cellada şeyh başını sudan çıkarır çıkarmaz acımayıp şeyhin başını kesmesini işaret etmiş. Şeyh başını suyun içine sokunca o anda memleketine gitmiş, padişaha mektup yazıp göndermiş. Şeyh mektubunda:

-“Ey padişah! Hem sen hem ben Allah-u Tealanın garip ve değersiz kullarıyız. Sen başını bir kez suyun içine sokup çıkarınca gözüne yedi yıl bu kadar zahmet ve sıkıntı göründü. Kainatı yoktan var eden yüce Allah peygamberimize on sekiz bin alemi gösterip tekrar mübarek mekanlarına geldiğinde döşeğini sıcak bulduğuna, ibriğinin yan yatmış olmasına rağmen suyunun tamamen dökülmediğine hayret edip Hazreti Peygamberin miracına inanmıyorsun. Bunları sana bunun için gösterdim ki Allah u Teala’nın gücünden şüphe etme” yazmış.

Şeyhin mektubunda bu sözleri okuyan padişah Hz Peygamberin miraca çıkışına dair inancı ve güveni artmış. Fakat padişah, çektiği sıkıntıları unutmamış, şeyhi yakalayarak başını kesmesi ve kendisine göndermesi için Şam hükümdarına mektup yazmış, Şam hükümdarı padişahın gönderdiği mektubu okumuş. Şeyh, şehrin dışındaki bir mağarada yaşıyormuş. Şam hükümdarı, şeyhi yakalayıp onun başını kesmeleri için mağaraya askerler göndermiş. Mağaraya yaklaştıklarında Şam hakiminin askerlerinin gözüne sayılamayacak kadar. Asker görünmüş. Onların şeyhin yaşadığı mağaraya girmeye ve onu yakalayıp öldürmeye güçleri yetmemiş. Adamlar, gördükleri şeyleri padişaha anlatmışlar. Bunun üzerine padişah vezirleriyle bu konuyu konuşup vezirlerine:

-“Şeyhi nasıl öldürebiliriz?” diye sormuş. Vezirler, padişaha:

-“Şeyhe dostluk kurup ona hizmetçiler, birkaç cariye ve baştan çıkarıcı bir de kadın gönderin. Bu fettan, baştan çıkarıcı kadın şeyhle birlikte olurken ona duasının ne zaman kabul olmadığını sorsun. Şeyhi, ancak duasının kabul edilmediği o zamanda gücünüz yetebilir” demişler.

Vezirlerin bu fikrini beğenen padişah hemen şeyhe dostluk mektubu yazıp göndermiş. Mektubunda şeyhin hatırını sorup sevgi ve dostluğunu bildirmiş. Ardından hizmetçiler, güzel cariyeler ve bir de hilekar, kurnaz, baştan çıkarıcı bir kadın gönderip sevgi ve dostluğunu göndermiş. Allah’ın takdiriyle şeyh gafil olup birkaç gece cariyelerle eğlenmiş. Bir gece baştan çıkarıcı kadın şeyhle sohbet ederken şeyhe,

-“Duaların ne zaman kabul olmaz?” diye sormuş. Şeyh:

-“Bu konular hakkında soru sorma” demiş.

Kadın, şeyhin aklını çelip ısrar ederek bir kez daha sormuş. Kadının ısrarlarına dayanamayan şeyh:

-“Cünüp iken duam kabul olmaz” demiş.

Kadın şeyhten bu sözleri duyunca derhal Şam hükümdarına:

-“Filan gece şeyh cariyelerle ilişkiye girer. Sen de buna göre adamlarını hazırla ki şeyhi yakalasınlar” demiş.

O gece Şeyh Şahabeddin cariyelerle ilişkiye girmiş. Şeyh, her zaman olduğu gibi ilişkiden hemen sonra gusül abdesti almak istemiş, fakat su bulamamış. Çünkü o gece kadın suları dışarı döküp testileri boş koymuş. Kadın su getireyim diye testiyi alıp dışarı çıkmış ve dışarıda bekleyen adamlara haber vermiş.  Adamlar hemen içeri girmişler.  Şeyh adamları görünce başına ne geleceğini anlamış ve kaderine razı olup şamdandaki iki mumu eline alıp dönmeye başlamış. Adamlar kılıç çekip şeyhi şehit etmişler.

Şeyh Şahabeddin Hikayesi burada bitmiş.

Kaynak: Kırk Vezir Hikayeleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.