Yağmurlu Bir Sonbahar Akşamıydı

Yağmurlu Bir Sonbahar Akşamıydı…

Aşkta Şüpheye Yer Yoktur…

İnsanlar neden böyleydi? Herkes mi kötüydü? Yoksa benim uğradıklarım mı? Hangi kalbe misafir olmuştum?

Bundan tam 20 yıl önceydi, yağmurlu bir sonbahar akşamında, güneşin bulutlar ardına saklanmasına aldırış etmeden, yağmurun altında ıslanmaya devam ediyorduk. Çok geçmeden üşümemek için, henüz közü sönmemiş bir tandıra sığınmıştık. Burası bizim için sıcak bir yuvaydı. Henüz 15 yaşındaydım, ismim Aliydi, arkadaşım Mustafa 16 yaşındaydı. 2 yıldır birlikte sokaklarda yatıp kalkıyorduk. Benim ailem yıllar önce bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Mustafa’nın ailesi ise annesi vefat etmiş, babası ise alkolik olduğu için varlığını yokluğunu belli etmeyen biriydi. Dedim ya yıllar yıllar önceydi yağmurlu bir sonbahar akşamında. O akşam ben ve Mustafa her zaman olduğu gibi tandırda uyuduk. Tandır da ateş közü olduğu zaman, o tandır bize kuş tüyü bir yatak gibi olurdu, ateş olmayınca Çin işkencesini andıran bir işkence aleti gibiydi.

Günler günleri, aylar ayları kovalarken, limanda balık kasalarını taşıyarak ekmek parası kazanmaya çalışıyorduk. Artık limanda bir konteyner de yatıp kalkıyorduk. İlk defa sıcak bir yatağa kavuşmuştuk. Bir gün kırmızı elbiseli bir kız bana pardon bakar mısınız dedi, baktım ama ağzımdan tek bir kelime çıkmadı adını bilmediğim bir duyguyu yaşıyordum. Ağzım açılacak gibi oldu ama kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Bu liman ilk defa mı bu kadar sıcaktı? Yoksa bugün mü çok sıcaktı? Anlayamamıştım o anda ince bir ses tekrar pardon bakar mısınız diye seslendi. Zar zor, güçlükle “Buyurun” diyebilmiştim. Kız:

“Bana Ahmet Beyin odasını gösterebilir misiniz?” dedi. Ben:

-“Peki, buyurun” dedim, yürüyerek Ahmet Beyin odasına gittik. Ahmet Bey bizim patronumuzdu. Ahmet Bey odanın kapısında bekliyordu, bizi görünce “Ah! Serpil kızım” dedi. O an, bu kızın Ahmet Beyin kızı olduğunu anladım. Serpil, uzun yıllar Avrupa da yaşamış iyi eğitim almış biriydi. Ahmet Bey, bazen bahsederdi. Serpil’i görünce içimde oluşan duygulara anlam vermediğim için durumu arkadaşım Mustafa’ya anlattım, Mustafa bunun adının “Aşk” olduğunu söyledi. İlk defa duymuştum bu kelimeyi, Mustafa da limana el ele gelen insanların kendi arasındaki konuşmalarından duymuştu. Bunun adına aşk deniyordu. Serpil, artık bizimle birlikte çalışıyor gelen giden ürünlerin sayımını yapıyordu. Her gün görebiliyordum. Ahmet Bey, yaşlandığı için işleri kızı Serpil’e devretmişti. Serpil babasının verdiği bu görevi layıkıyla yerine getiriyordu.

Bir gün yeni insanlar işe başlamıştı. Yıllardır ben ve Mustafa bu işleri yerine getiriyorduk ama artık işler büyümüştü. Bir gün kasaların altında yoğrulurken, Serpil bana gülümsemişti, o anı hiç unutamam. İşler böylece sürüp gidiyordu. Mustafa eskisi kadar bana yakın değildi artık. Serpil’den bahsedince bile bana karşı soğuk tavırları vardı. Her zaman yorgunluktan olduğunu düşünürdüm. Çocukluk arkadaşımın bana böyle davranmasına bir türlü anlam veremiyordum. Bir gece ansızın uyanmıştım, yan tarafıma baktığımda Mustafa yoktu, kalkıp Mustafa bakmak için konteynerden çıktım. Baktığım zaman Serpil’in odasının ışığı yanmaktaydı. O yöne doğru yürüdüm, sesler geliyordu adımlarım hızlanmıştı. Birden bir ses, Aman Allah’ım bir silah sesiydi bu. Koşarak Serpil’in odasına vardım. Mustafa yerde kanlar içinde yatıyordu, yanı başında bir silah vardı. Bir anda bir gölge belirdi etrafta ve koşar adım uzaklaştı. O an Mustafa’nın başına oturdum sadece ağlıyordum, çocukluğumuz aklıma geldi, Mustafa’nın başından akan kanı durdurmaya çalıştığımda tandırda uyurken yanan ateşin közü gözümde canlandı ve çocukluğumuza gittim. O an Mustafa’nın boğuk sesi kulağımda yankılandı. Bana bir şeyler anlatmak istiyordu, avucunu açınca bir tane düğme avuçlarının arasındaydı.

Sirenler kulağımda yankılanmaya başladı, polisler o an beni yere yatırıp ters kelepçelediler. Ben durumu anlatmaya çalışsam da kimse beni dinlemedi, bir bilinmeze doğru yola çıktım. Gözlerimi açtığımda nem kokan bir nezaretteydim. Etrafımda kimse yoktu, her taraf közü sönmüş bir tandırı andırıyordu. Kaç gün kaldığımı bilmiyorum. Bir ışık belirdi kapıda, beni alıp başka bir odaya götürdüler. Oradakilerden biri:

-“Mustafa’yı niye öldürdün?” dedi. Ben ne demek olduğunu anlamadım, başımdan geçen olayları anlattım ancak o ses tekrar:

-“Mustafa’yı niye öldürdün” dedi. Her ne kadar kendimi ifade etmeye kalksam da kimse beni dinlemedi. Her defasında aynı soru yankılandı kulağımda. Aradan aylar geçti mahkemeye çıkarıldım, mahkeme de yine aynı soru soruldu. Oysa ben yapmamıştım, bir insan kardeşini öldürebilir miydi, insan kardeşine kıyabilir miydi? Kimse beni dinlemiyor ve istedikleri gibi karar veriyordu. Hakim’in “Karar” demesiyle iki jandarma kolumdan tutup kaldırdı beni o an bir cümleyi aklımda tutabildim ‘Sanığın Müebbet Hapsine’ anlamını bilmediğim sözler duyuyordum. Ne yaptığımı bilmeden, kan kardeşimi kaybetmenin hüznüyle, anlamını bilmediğim kelimelerin aklımda uçuşması arasında gidip geliyordum.

Yağmurlu bir sonbahar akşamıydı, koğuş kapısı açılmıştı. İçerde farklı insanlar bir ardaydı. İçeri girdim, boş bir yatağı gösterip geçmiş olsun dediler. Gidip oturdum, herkes ne olduğunu soruyordu, ben ise “suçsuzum” demekten başka bir şey diyemiyordum.

Aradan 5 yıl geçmişti, cezaevinin nemli kokusuna alışmıştım, bazen bir güvercin gelip pencereme konuyordu, bu güvercin benim dert ortağım olmuştu. Her gün konuşurduk, dertleşirdik. Koğuşun kapısı açıldı, gelen gardiyan ‘Ali ziyaretçin var’ dedi.

Benim ziyaretçim olmaz ki, benim kimsem yok ki.

Ürkek adımlarla, yürüyordum. Tıpkı Mustafa’yı aradığım gece attığım ürkek adımlar gibiydi. Korkuyordum. Ziyaretçi bölümüne gittim, kapıda kırmızı elbiseli biri belirdi, bu gelen Serpil’di.

-“Nasılsın Ali?”.

-“Bilmiyorum” Serpil:

-“Bu olanlardan dolayı çok üzgünüm, uzun zamandır olayın etkisindeyim ve yeni yeni toparlanabildim” ben:

-“….” Serpil:

-“Ali, Mustafa için çok üzgünüm buradan çıkamayacağını biliyorum, ne olur beni affet”.

Ne olduğunu anlamamıştım, Serpil niye gelmişti? Neden böyle konuşuyordu? Yoksa o?

-“Serpil, Mustafa’yı sen mi öldürdün” Serpil,

-“Hayır, ama ….”  O anda bir ses geldi ziyaretçi saati sona ermiştir diye. Serpil, sözünü tamamlayamamıştı. Beni de tutup tekrar koğuşuma götürdüler. O gece uyumamıştım, sabaha kadar Mustafa’nın avucunda bulunan düğmeye bakarak serpilin ne anlatmak istediğini düşündüm.

Aradan 5 yıl daha geçmişti. 10 yıldır cezaevinde yatıyordum. Serpil’i ilk gördüğüm günkü heyecanımı, ziyaretime geldiğinde tekrar yaşamıştım. Mustafa ile ilgili aklımda oluşan sorular ise o eski heyecanımı yitirmeme neden oluyordu. Mustafa’nın ‘Aşk’ dediği şey neydi. Serpil’i her gece rüyam da görüyordum. Her gece aynı rüya yeşillikler, kırmızı elbise ve ardından gelen kara bulutlar. Bu rüyanın anlamı neydi bizi ne bekliyordu….

Sonbahar mevsimiydi. Bir sabah kapı zank diye açıldı. Bütün gardiyanlar içeri girmişti. Sesli bir şekilde herkes toplansın diye bağırıyorlardı. Hepimiz toplanınca:

-“Genel af ilan edildi, herkes eşyalarını alıp akşam hava kararmadan çıksın” diye bağırıyorlardı. Herkes hep bir ağızdan sevinirken, ben bir köşede sessizce ağlıyordum. Ne gidecek bir yerim ne tandırda beni bekleyen bir arkadaşım kalmamıştı. Akşama doğru çıktım dışarı limana doğru yürüdüm. Yağmurlu bir sonbahar akşamıydı. Limana vardım, her yer Mustafa kokuyordu. Her taraf çok değişmişti, o gece limanda sabahladım. Sabah olunca liman da eski çalışanlardan birini gördüm. Ona Serpil’in nerede olduğunu sordum. O da eski yerinde dedi. Kalkıp eski çalıştığım yere gittim. Serpil’in odasına doğru yöneldim. Kapı açıktı, serpil beni görünce konuşamadı. Tıpkı benim onu ilk gördüğüm günkü gibi.

Serpil ile beraber dışarıya çıkıp yürümeye başladık. İkimiz de konuşmuyorduk, zor bir yürüyüş oldu cevap bekleyen sorular vardı. İlk o konuşsun istedim çünkü her zaman ilk o konuşurdu. Serpil: “Ali, ben çok üzgünüm, böyle olmasını istemezdim”.

“Serpil bana her şeyi anlatmanı istiyorum.”

Serpil: ”O gece, işler çok uzamıştı. Ofiste çalışmaya devam ediyordum, saat çok geçti birden merdiven de bir tıkırtı duymaya başladım, çalışmaya yeni başlayanlardan biri kapıda belirdi. Bana tuhaf bir şekilde bakıyordu. Ne istediğini sordum. Cevap vermedi. Bu durumdan ürkmüştüm, üstüme doğru yürümeye başladı. O an avazım çıktığı kadar büyük bir çığlık attım. O adamla cebelleşirken, Mustafa içeri girdi. Beni o halde görünce adamı dövmeye başladı. Ben korkup kaçtım. Ondan sonra olanları biliyorsun. Mustafa ve adam cebelleşirken silah patlamış ve Mustafa ölmüştü. Olaydan sonra ağır bir depresyona girdim, yıllarca hastanede tedavi gördüm. Aradan 5 yıl geçmişti, odama ilk defa girmiştim. Odaya girdiğimde masamın üstünde bir mektup buldum. Mektubu yazan Mustafa’ydı. Mustafa Mektupta senin beni ne kadar çok sevdiğini anlatmıştı, bu mektubu okuyunca ilk iş seni görmeye gelmek oldu. Çünkü bende seni seviyorum” Serpil’den bu sözleri duyunca kardeşim Mustafa’yı kaybetmenin hüznünü bir daha içimde yaşadım. Serpil bana adamın kim ve nerde olduğunu bilmediğini söylemişti.

Serpil ile sürekli görüşmeye başlamıştık, yeniden hayata tutunmuş gibiydim, çok mutluydum, aradan üç yıl geçmişti. Serpil’le olan ilişkimiz çok ileri bir seviyeye ulaşmıştı. Bir gün Serpil’le sinemaya gitmiştik, Serpil beni evlerine davet etti. Babam seninle akşam yemeği yemek istiyor diye çok ısrar etti. Ben de bunu fırsat bilerek Serpil’e o gece evlilik teklifi yapmak istedim. Çok güzel bir takım elbise giydim, acaba Mustafa beni bu takım elbise ile görse ne derdi diye düşündüm. Serpil’in evine doğru ilerlerken içim tuhaf bir hisle kaplandı, bu tanıdık bir histi. Tıpkı, Mustafa’nın öldüğü gece ya da Serpil’in beni cezaevinde ziyaret ettiği gün koridorda yaşadığım hisse benzerdi.

Serpil evinde çok büyük bir hazırlık yapmıştı. Her taraf süslenmiş, en güzel yemekler yapılmıştı. Kapıyı çaldığımda, kapıyı açan güzel gülüşlü Serpil’di. İçeri geçip oturdum, ancak Serpil’in babası evde yoktu. Serpil babasının biraz işi olduğunu bize daha sonra katılacağını söyledi. Serpil’le beraber yemek yemeğe başladık güzel geçen bir geceydi. Yemekten sonra Serpil’in önünde eğilerek evlilik teklifi yaptım. Serpil teklifimi kabul etmişti, yüzüğü onun eline ben taktım. Elim Serpil’in eline değdiğinde içimde çok tuhaf bir his oluşmuştu. İlk defa bu kadar mutluydum. Kapı açıldı, içeri giren Serpil’in babasıydı, hali pek bir tuhaftı. Sarhoş bir şekilde gelmişti. O an gözüm iliklediği ceketin düğmelerine kaymıştı. Bir düğme eksikti, cebimden Mustafa’nın avucundaki düğmeyi çıkardım. Ahmet Bey ile göz göze geldik o an sırtındaki silahı çıkarıp bana verdi. Beni öldür diye bağırıyordu. O gece Mustafa’yı hırsız sandığım için vurdum. Yıllardır bunun pişmanlığını çekiyorum, ne olur bu acımı dindir. Parmağımda ki yüzük birden yere düştü. Serpil ve Ahmet Bey’in arasından yürüyerek dışarı çıktım.

Yağmurlu bir sonbahar akşamıydı. Yıllarca cezaevinde yatmış biri olarak, ben kimsenin katili olamazdım. Ama Serpil’i içimde öldürmüştüm. Mustafa’yı mezara, Serpil’i kalbime gömmüştüm. Bu cinayete girmezdi çünkü bana yalan söylemişti. Gidip közü sönmemiş bir tandır buldum. Aradan 20 yıl geçmişti, tandır aynı tandır, yağmur aynı yağmur, köz aynı közdü ama insanlar aynı insanlar değildi. Yağmurlu bir sonbahar akşamıydı…

Yazar: Fatih ARSLAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.